

Gençlik ve Şiddet (2)
Hazırlayanlar: Doç. Dr. Erol Göka, Ankara Numune Hastanesi Psikiyatri Kliniği Şefi
Uz. Dr. M. Hakan Türkçapar,SSK Ankara Hastanesi
Öğrenilmiş bir toplumsal davranış
olarak saldırganlık
Saldırganlığın öğrenilebilir bir
davranış olduğu öteden beri kabul edilen bir konudur. Hayvanlarda model
oyunlarla saldırganlığın geliştirilebildiğini gösteren deneyler vardır.
Bu bakış açısına göre saldırganlık da diğer toplumsal davranışlar gibi
öğrenilmiş yani sonradan kazanılmış bir tutumdur. Albert Bandura'ya göre,
insan saldırganlığının kökeninde, ne şiddete yönelik içsel istek ne de
engellenmeye bağlı olarak doğan saldırganlık dürtüsü bulunmaktadır. İnsanların
birbirlerine karşı saldırgan tutumlar göstermelerinin nedeni:1) Geçmiş
deneyimleri sonucunda saldırgan davranışlar kazanmaları, 2) bu türden tepkileri
nedeniyle takdir görmeleri veya ödüllendirilmeleri, 3) özel toplumsal ve
çevresel şartlar tarafından doğrudan teşvik edilmeleridir. İçgüdü ve dürtü
teorilerinin tersine, toplumsal öğrenme teorisi, saldırganlığa yol açan
bir veya birkaç potansiyel neden olmadığını, çok çeşitli nedenlerle saldırganlığın
ortaya çıkabileceğini savunur; saldırganlık davranışının altında kişinin
geçmiş yaşantıları ve öğrenmelerinden birçok dışsal ve durumsal etkene
uzanan geniş bir spektrumda yer alan nedenlerin yattığını öne sürer.
Bu konudaki ilginç bir bulgu, saldırganlığın
ebeveyn tarafından çok şiddetli bir şekilde cezalandırıldığı durumlarda
çocuklarda bu davranışı sürdürmeye eğilim oluşmasıdır. Diğer yandan olumlu
davranışlarla ilgili pekiştireç verilmesi ve saldırgan davranışlara fazla
dikkat yöneltilmemesi saldırgan davranışları azaltmaktadır.
Nöroanatomik bir hasar olarak saldırganlık
Sayıları giderek artan şekilde birçok
araştırmacı, devamlı şekilde saldırgan davranışlar sergileyen bir grup
insanda bunun nedeninin bireyin sinir sistemindeki hasar olduğunu savunmaktadır.
Bu tez, saldırganlığın öğrenilmiş bir davranış olduğu görüşüyle de birleştirilerek
şöyle bir açıklama getirilmektedir: Şiddetli fiziksel istismara maruz kalmış
insanlarda buna bağlı olarak sinirsel bir harabiyet oluşur. Bu sinirsel
harabiyet de bu kişilerin biyolojik olarak şiddete yatkın olmasına yolaçar.
D. Lewis 1986 yılında cinayet nedeniyle cezaevinde yatan bir grupta yaptığı
çalışmada, çalışmaya alınanların tamamında sıklıkla şiddet uygulayan anababanın
neden olduğu kafa travması öyküsü saptamışlardır. Çalışmanın sonucunda
bu grubun hükümlü topluluğu içinde en sık sinirsel harabiyet taşıyan grup
olduğu sonucuna ulaşmışlardır. Kafa travması ve şiddet ilişkisini araştıran
bilim adamları fiziksel istismar, kafa travması ve şiddete yönelik davranışlar
arasındaki bağlantının kesin olmadığını belirtmekle birlikte, birçok çalışmada
erken fiziksel istismarla sonraki yaşamda saldırgan davranışlar ortaya
çıkması arasında bir bağlantı saptanmıştır.
Şiddet konusunda bugünkü bilimsel
bilgileri bu şekilde özetledikten sonra, gençlerde görülen şiddet konusuna
eğilebilmemiz için artık gençlik döneminin bellibaşlı özelliklerine bir
göz atabiliriz.
Genel Olarak Gençlik Dönemi
Gençlik, insan yaşamının çocukluk
ve yetişkinlik arasında kalan kısmıdır. Bu dönem, öteden beri insan yaşamının
en ilgi çekici dönemi olmuştur. Başlangıcı ve bitişi her bireye göre değişen
bu dönemde önemli fiziksel, ruhsal ve toplumsal değişiklikler gerçekleşir.
Bu dönemin kendine özgü önemli kimi özelliklerini ele almamız gençliğin
gösterdiği kimi ortak tepkileri ve tutumları anlamamız için gereklidir.
Gençlik döneminin en önemli özelliğinin
hızlı bir değişim ve büyüme olduğu konusunda bir fikir birliği bulunmaktadır.
Bu büyüme ve değişme, cinsiyetler ve bunun da ötesinde bireyler arasında
büyük farklar gösterir. Yani kızlar ve erkekler arasında büyük farklılıklar
olduğu gibi aynı kronolojik yaşta ve aynı cinsiyetteki gençler arasında
da bilişsel, bedensel, duygusal ve toplumsal kapasite aşısından büyük farklılıklar
olabilir. Hızlı değişimin getirdiği bu farklılıklar ve heterojenite, gençlik
dönemini değerlendirirken mutlaka dikkate alınmak zorundadıır.
Gençlik dönemindeki değişikliklerin
sonucunda genç insan, toplumun ondan beklediği kimi özellikleri kazanır.
Toplumsal alanda beklenen değişiklikler, kültürlere göre farklılaşsa da
fiziksel ve cinsel olgunlaşmayı sağlayan değişiklikler evrenseldir. Aslında
özenle bakıldığında kültürler arasındaki farklılıklara rağmen, gençlik
döneminde toplumsal alanda beklenen değişikliklerin de kimi ortak nitelikler
taşıdıkları görülecektir. Hangi kültürde yaşıyor olursa olsun, genç insan,
bir biçimde anababasından bağımsızlaşabilmeli, cinsel olgunlaşmasına uyum
sağlamalı, yetişkinlerle ve yaşıtlarıyla düzgün ilişkiler kurabilmeli,
bir iş için-meslek için kendini hazırlamaya başlamalı, bir hayat felsefesi
geliştirmeli ve yaşamına yön veren değerleri olmalıdır.
Gençlik döneminin başlıca özelliklerini
şöylece sıralayabiliriz:
1) Fiziksel büyüme: Gençlik dönemi
fiziksel gelişmenin ve değişmenin dorukta olduğu bir dönemdir. Fiziksel
büyümeye ilaveten ikincil cinsel karakterlerin kazanılması da bu dönemde
olur.
2) Cinsel olgunlaşma ve ikincil cinsel
özelliklerin kazanılması: Hormonal değişiklikler her iki cinsde farklı
kas ve iskelet gelişimine, yağ dokusu dağılımına ve ikincil cinsel değişikliklere
yol açar. Bu dönemde cinsel olgunlaşmaya bağlı olarak gerçekleşen fiziksel
değişikliklere gencin uyum yapabilmesi gerekir. Hem erkekler hem de kızlar
için cinsel ilgiyi kişiliğin diğer yönleriyle bütünleştirmek halledilmesi
gereken önemli bir meseledir. Kültürel özellikler, cinselliğin ifade tarzı
üzerinde son derece etkilidir.
3) Dürtülerde Artış: Gençlik döneminin
başlamasıyla birlikte cinsel ve saldırgan dürtülerde ani bir artış olur.
Gençlik döneminde cinsel ilgi, erkeklerde daha fazla olmak üzere artar.
Ancak kızlar ve erkekler arasındaki bu farklılık, Batılı ülkelerde yapılan
araştırmaların bulgularına göre günümüzde giderek azalmaktadır. Başlangıçta
sadece cinsel enerjinin boşalmasına ve genital doyuma yönelik olan cinsel
dürtülerin zamanla yakın ilişkilerin ve sevginin bir parçası haline gelmesi
beklenir. Genç insanda arttığı gözlenen bir diğer önemli dürtü saldırganlıktır.
Gencin bu artan saldırganlık itkilerini kabul etmesi ve bunlarla başa çıkabilmesi
gereklidir. Gençlik döneminin en önemli konularından birisi, bu artan saldırganlık
enerjisinin verimli ve yapıcı alanlara aktarılabilmesidir. Eğer bu gerçekleştirilebilirse
saldırganlık enerjisi, atılganlık, sebat, isteklilik ve sağlıklı rekabetçilik
şeklinde dönüşüme uğrayabilir.
4) Eyleme Dönüklük: Gençlik döneminde
artan saldırganlık ve cinsellik dürtülerinin olası bir kötü sonucu, bu
dürtülerin yarattığı gerilimin davranışlar-eylemler yoluyla giderilmesidir.
Bu ise ancak geçici bir rahatlama sağlar. Çatışmaların ve sıkıntının sözel
yolla değil davranışlarla ifadesi, gençlik döneminde görülen impulsif-denetimsiz,
dürtüsel davranışların nedenidir. Örneğin ayrılmayla ilgili sıkıntılar
ve çatışmalar kaçma davranışıyla, cinsel konulardaki kaygılar uygunsuz
ve aşırı cinsel uğraşıyla, saldırganlıkla ilgili dürtüler davranış bozuklukları
ve antisosyal davranışlarla kendilerini gösterirler.
5) Gelişimsel Görevler: Anababadan
ayrılmak; otonom, bağımsız ve ayrı bir kimlik edinmek; diğer insanlarla
olgun ve yakın ilişkiler kurabilmek bu dönemde gerçekleştirilmesi gereken
durumlardır. İlişkilerin odağı, gençlik döneminde aileden ve anababadan
arkadaş ve akran gruplarına doğru kayar. Yardımlaşmaya dayanan, karşılıklı
ve destekleyici akran ilşkileri kurulur. Akran ve arkadaş grubunun değerleri
ve kuralları, öncelik kazanır ve onlardan gelen baskılar ve yönlendirmeler
öne geçer. Arkadaş grubundan gelen yönelendirmeler, olumlu ve toplumsallaşmayı
arttırıcı yönde olabileceği gibi olumsuz ve antisosyal davranışları arttırma
yönünde de olabilirler.
6) Bilişsel Gelişim: Gençlik dönemde
somut işlemsel düşünmeden soyut işlemsel düşünme dönemine geçilir. Ancak
bu geçişi gençlerin tamamı yapamaz ve bir kısmı somut işlemsel dönemde
kalabilir. Genç insan, soyut çıkarsamalar yapabilme yeteneğini kazanmakla
birlikte sadece gözlemlediği olayların sınırlılığından kurtulur, varsayımsal
durumları da hesaba katmaya başlar. Yaratıcılık artar, din, ahlaki ve felsefi
konular üzerine düşünceler geliştirilir. Bu dönemin kişisel gelişim açısından
en önemli yanı kimliğin kazanılmasıdır.
Bilişsel gelişimin iki farklı yanı
olan kimlik oluşumunu ve ahlaki gelişimi önemlerinden ötürü ayrıca ele
almak daha uygun olacaktır. Çünkü konumuz olan gençlerde şiddete, özellikle
"siyasi şiddet"e kaynaklık ettiği düşünülen politik ve dini fikirlerin
gelişimi, bu bilişsel temeller üzerinde ortaya çıkmaktadır.
Gençlik dönemi ve kimlik oluşumu
Gençlik döneminin en önemli psikososyal
yanı, kimliğin kazanılmasıdır. Gencin bu dönemde sağlam bir kimlik duygusu
geliştirebilmesi gerekir. Kimliğin en kısa tanımı "kişinin kim olduğunun
ve nereye gittiğinin farkında olması"dır. Yani genç insanın "ben kimim?"
sorusuna verebilecek cevabı bulunmasıdır. Kimlik, özdeşimlerin bittiği
yerde başlar. Çocuk, ruhsal gelişimi sırasında çeşitli özdeşimler kurar.
Yani çevresindeki yetişkin insanları, dar anlamıyla da ana-babayı model
alır, onların davranışlarını taklit eder içine sindirerek kendi özellikleri
haline getirir. Çocukluktaki bu özdeşimlerin birbiriyle bütünleştirilmesi
ve gençlik dönemindeki arkadaş gruplarının değerlerinin alınmasıyla kimlik
oluşur. Yani kimlik, çocuklukta çevredeki kişilerden kazanılan özelliklerin
bütünleşerek benliğe yerleşmesiyle oluşur. Kimlik duygusu ise bu bütünleşmenin
yaşanması ve buna bağlı güven duygusudur. Kimlik duygusu sağlam bir bireyin
"ben neyim?", "kimim?" soruları karşısında duraksamadan vereceği cevapları
vardır. Bunun rahatlıkla yapılabilmesi için kişinin kendi bireysel benliğine
yerleşmiş olan süreklilik ve aynılık duygusuna gereksinim duyulur. Kimlik
duygusu güçlü olan bireyler, kendilerini diğer insanlardan ayrı bir kimse
olarak ayırabilirler. Zaman içinde kendileri ile ilgili devamlılık, tamlık
ve bütünlük hissine sahip olurlar. Kimliğin gelişimi için toplumsal ortam,
çevre önem taşır; yani kişinin kendisini nasıl gördüğü diğer insanların
onu nasıl gördüğü ile bağlantılıdır. Gençlik döneminde kişi, yaşamının
önceki dönemlerinde yaptığı özdeşimleri birleştirerek tek ve bir kimliğe
dönüştürebilmelidir. Bu da gençlik döneminde ulaşılan bilişsel kapasiteyle
başarılabilecek bir durumdur.
Kimlik oluşumunda aile ile olan ilişkiler
de büyük önem taşır. Kimliği ile ilgili tam bir netliğe ulaşamamış kimlik
araştırması içinde olan gençler, aileye daha bağımlı olan, bağımsızlığın
ve atılganlığın hoş görülmediği ailelerden çıkan gençlerdir. Kimlik gelişimi,
çeşitli biçimlerde yolla duraklar veya bozulabilir. Kimlik duygusu oluşmamış
kimselerin yaşamla ilgili seçimleri amaçları sağlıksız seyredecek; sonuçta
ortaya çıkan durum ise kimlik karmaşası olacaktır. Kimlik krizi ise, kişisel
aynılık ve tarihsel süreklilik duygusunun yitimi, toplum tarafından kişiden
beklenilen rolü kabullenememe veya yerine getirememe durumudur. Bunun sonucunda
toplumsal yalıtılma ve geriye çekilme, aşırılıklar, isyankarlık veya her
şeyi reddetme gibi tutumlar ortaya çıkarlar.
Güçlü bir kimlik duygusuna sahip olan
insanlar, daha otonom, yaratıcı, çevrenin uyum için yapacağı baskılara
direnebilen, yakınlık kurabilme kapasitesine sahip kimselerdir.
Kimliğin önemli bir bileşeni de cinsel
kimliktir. Cinsel kimlik, bedensel biyolojik cinsel yapısının farkında
olmak ve buna göre kendisini kadın veya erkek kabul etmekle kazanılır.
Gençlik döneminde toplum, genç insandan açık bir şekilde tanımlanmış bir
cinsel kimlik kazanmasını bekler ve ona bunun için bir imkan sunar. Gençlik
dönemindeki bu gelişme cinsiyet yoğunlaşması olarak adlandırılır. İlk gençlik
döneminde gerçekleşen bedensel değişiklikleri izleyerek erkeksi veya kadınsı
görünüşün daha belirginleşmesine erkeksi ve kadınsı toplumsal rollerin
alınması eşlik eder. Sağlıklı bir şekilde cinsel kimliğin kazanılması halinde
genç insan, erkek veya kadın olmak durumuyla ilgili kendisini rahat hissetmelidir.
Ancak özellikle bu dönemde gençlerde beden imgesi ile cinsel kimliğin uyumu
konusunda -örneğin yeterince erkek görünümlü veya yeterince kadın görünümlü
olunup olunmadığıyla ilgili- kaygı çıkabilir.
Ahlaki Gelişim
İnsan yaşamının hiçbir döneminde
ahlaki değerler, gençlik döneminde olduğu kadar önem taşımazlar. Birçok
insan için sınırları belirlenmiş net bir ahlak duygusunun gelişimi gençlik
döneminde tamamlanır. Ahlakı "içinde bulunulan çevre ve toplum tarafından
paylaşılan kurallar, haklar ve görevler manzumesi" olarak tanımlayabiliriz.
Ancak bazen kabul edilen kuralların birbiriyle çeliştiği olabilir, bu durumda
birey kendi bilinçli seçimiyle ahlaki bir tercih yapmayı öğrenmek durumundadır.
Gencin bilişsel açıdan olgunlaşması,
toplumsal beklentiler ve talepler, ahlaki gelişimi hızlandırır. Genç insan,
kendisine sunulan çok çeşitli değerlerden kimilerini alır ve benimserken
kimilerini reddeder. Her gencin yaşamına kılavuzluk eden şöyle ya da böyle
bir değerler sistemi vardır. Güçlü bir kimlik duygusu ile değerlere sahip
olma arasında sıkı bir bağlantı bulunmaktadır.
Genç için ahlak ve değerler alanının
önem taşıdığını hemen herkes kabul etmesine karşın ahlaki değerlerin gelişimiyle
ilgili tam bir fikir birliği yoktur. Ahlaki gelişimi anlayabilmek için
değişik teoriler ortaya atılmıştır. Bunlardan bilişsel yaklaşımı savunanlar,
ahlaki değerlerin ahlaki bir duruma uygun şekilde düşünebilme yeteneği
ile gerçekleşebileceğini öne sürerler. Bazılarına göre ise ahlak, insanların
ne düşündükleri ile değil ne yaptıkları ile ilgilidir. Jean Piaget'nin
zihinsel gelişimle ilgili çalışmaları, bu konuda önem taşırlar. Piaget,
ahlakın bilişsel gelişime paralel olarak kademeli biçimde geliştiğini belirmiştir.
Buna bağlı olarak küçük çocuğun sahip olduğu ahlaki değerlerle gencin sahip
olduğu ahlaki değerlerin, bilişsel kapasitelerinin farklı olması nedeniyle
birbirinden farklı olduğunu öne sürmüştür. İşlem öncesi zihinsel düzeyde
olan çocuk, basit bir şekilde anababanın koyduğu kuralları izler; somut
işlemler döneminde çocuk, kuralları kabul etmekle birlikte bunların istisnası
olabileceğini anlar. Gençlik döneminde gelinen zihinsel düzey olan soyut
işlemler dönemindeyse artık genç insan, kuralları geniş ölçekte toplumun
ve diğer insanların yararına göre değerlendirmeyi öğrenir.
Lawrence Kohlberg, Piaget'nin kavramlaştırmasını
genişleterek ahlaki gelişmenin üç temel devreden oluştuğunu belirlemiştir:
Gelenek-öncesi, geleneksel ve gelenek-sonrası. Her dönem de kendi içinde
iki alt-gruba ayrılmaktadır. İlk düzey olan gelenek-öncesi ahlak döneminde
ceza ve anababaya uyma temel belirleyici etkendir; ikinci düzey olan geleneksel
rol uyumunda ise çocuk, onaylanmak, takdir edilmek için diğer insanlarla
iyi ilişkiler sürdürmeye çalışır. Ahlaki gelişimin son aşaması olan gelenek-sonrası
dönemde ahlaki ilkelere gönüllü olarak uyulur ve gerektiğinde belli durumlarda
bu kuralların istisnası olabileceği bilinir.
Gençlik döneminde önce geleneksel
ahlaki düşünce baskındır: Buna göre doğru davranış, kişinin yapması gereken
şeyleri yapması, otoriteye saygı göstermesi, ve varolan sosyal düzeni sürdürmesidir.
Önceden savunulanın aksine son araştırmalar, birçok gencin bu aşamadan
öteye geçmediğini ve burada kaldığını ortaya koymuştur. Bazı gençler ise
gelenek-sonrası döneme geçerler. Bu dönemde herhangi bir toplumsal gruba
ait olmayan, evrensel olarak kabul edilebilir, soyut ahlaki ilkeler kazanılır.
Bilişsel olarak ahlaki ilkelerin kazanılması,
onlara uyulacağı anlamına gelmez. İnsanların doğru bildikleri şeyi yapmaları,
ahlakın kendi kişiliklerinde ve kimliklerinde tuttuğu yerin önemine bağlıdır.
Ahlaki değerlerin genç tarafında içselleştirilmesinin güce ve disipline
ya da sevgiden yoksun bırakmaya dayanan bir eğitimle değil; ilgi ve sıcaklığın
eşlik ettiği açıklama ve anlatmaya dayanan bir eğitimle sağlanabileceği
çeşitli çalışmalarla gösterilmiştir. Gençliğin değer sistemi ile ilgili
olarak Batı'da yapılan araştırmalarda günümüze doğru yaklaştıkça giderek
daha fazla sayıda gencin kendi finansal ve genel iyiliğini toplumunkinden
daha önemli gördüğü izlenmektedir. Yine 1970'li yıllarda yapılan araştırmalarda
iyi eğitim daha ön plandayken, 80'li yıllarda daha fazla para kazanmak
öne geçmiştir. Yeterince sistemli bir şekilde yapılmasalar da son yıllarda
ülkemizde yapılan daha ziyade popüler nitelikli çalışmaların sonuçları
da bu doğrultudadır.
Gençlerde dini ve siyasi fikirlerin
gelişimi
Gençlerde siyasi ve dini düşüncelerin
gelişimi de ahlaki değerlerde olduğu gibi bilişsel gelişimle bağlantılıdır.
Dini ve siyasi düşüncelerin yaş arttıkça daha soyut bir nitelik kazanmaları
beklenir. ABD'nde yapılan bir araştırmada erken gençlik döneminde siyasi
düşüncede otoriteryanizmin baskın bir özellik olduğu ortaya çıkmıştır.
Yaş ilerledikçe siyasi düşünce daha az otoriteryan, soyut, diğer insanların
gereksinimlerini ve amaçlarını dikkate alan bir nitelik kazanmaktadır.
Dini düşünce de 12-18 yaşları arasında giderek daha soyut ve daha az sözel
bir şekle dönüşür. Batı'da yapılan araştırmalarda 1960'lı yıllardan itibaren
genç insanlar arasında dini, yaşamın en önemli değeri olarak görenlerin
sayısı azalırken bir yandan da belli bir azınlık kesimde köktenci (fundamentalist)
dinsel geleneklere olan ilgide artış izlenmektedir.
Gençlik Dönemi Sorunları
İnsanlığın bir anlamda geleceğini
teşkil eden gençlerle ilgili olarak yetişkinler her zaman kaygılanmışlardır.
Bu kaygıların en belirgin nedenlerinden birisi, yeni neslin yani gençlerin
köklerinden kopuk, duygusal sorunları olan, benmerkezcil ve maddeci olduğuna
duyulan inançtır. Yetişkinler, sanki kendileri bir gençlik döneminden geçmemişler
gibi, tarih boyunca gençler hakkında böylesi önyargılara sahip olmuşlardır.
90'lı yıllar itibariyle de değişen bir durum yoktur. Artık yetişkin olmuş
68 kuşağı bile kendi çocuklarında bu özellikleri tespit etmekte ve onlara
karşı saldırıya geçmekte tereddüt göstermemektedir. Özellikle Batılı toplumlarda
gençler arasında yüksek oranda suça ve şiddete yönelik davranışlar, ilaç
ve alkol kullanımı, erken ve evlilikdışı gebelikler, intihar olayları görülmesi,
zaten neredeyse yetişkinliğin doğası gereği olan bu kaygıları daha da arttırmaktadır.
Buna rağmen bir grup bilimci ise, bugünün gençliğinin eskiye göre daha
bilgili, açık, dürüst ve hoşgörülü olduğunu savunmaktan geri kalmamaktadır.
Bilim çevrelerine bile sirayet etmiş gençler hakkındaki bu önyargıların
aksine yapılan çalışmalar, bu dönemin gençlerin çoğu için hiç de böyle
sorunlu olmadığını göstermiştir. Çalışmalarda gençlerin genellikle uyumlu
olduğu, anababaları, öğretmenleri ve arkadaşları ile iyi geçindiği bulunmuştur.
Ama çoğu genç nadiren ve geçici dönemler halinde isyankarlık, kafa karışıklığı
ve duygusal karmaşa yaşayabilmektedir.
Gençlik döneminde meydana gelen hızlı
fiziksel ve ruhsal değişiklikler önemli bir gerilim kaynağı olabilmesine
karşın pekçok genç bu dönemdeki sorunlarla başarıyla başedebilir. Ancak
azınlık bir grup, bu dönemin sorunlarını halledemez ve ruhsal bozukluk
gelişir. Yapılan çeşitli çalışmalarda, gençlerin yaklaşık %10-15' inin
önemli bir ruhsal veya psikofizyolojik bozukluk geçirdiğini ortaya koymuştur.
Elbette bu bozulmaların nedenini doğrudan doğruya genç olmakta aramak,
açıkça gençlere yapılan bir haksızlıktır; bunların çoğunun kökeni, muhtemelen
erken gelişim dönemlerinde olup ancak ilk belirtileri, gençlik döneminde
ortaya çıkmaktadır.
Kaygı tepkileri gençlik döneminde
çocukluğa göre daha sık görülürler. Gencin ihtiyaçları ve istekleri çocuktan
çok farklıdır. Kimi kere bunların bir kısmının genç insan bile farkında
olmayabilir. Bunların uygunsuz olanları gencin kaygı duymasına yol açabilir.
Gençlerde en sık kaygıya yol açan durumlar, kontrolü kaybetme korkusu;
saldırganlığı ve öfkeyi açığa vurma- ifade etme ve cinsellikle ilgili kaygılar;
bağımlılık ve bağımsızlık ihtiyaçları arasındaki çatışmadan doğan kaygı;
arkadaşlarından kabul görmekle ilgili kaygı; cinsel kimlik ve beden imgesi
ile kaygı; bireysel rekabetlerle ilgili kaygılardır. Kaygı, birey için
istenmeyen gerilim yaratan bir duygu olduğundan kaygıyı yaşayan kimse,
bunu ortadan kaldırmaya çalışır. Gençler, bazen kaygılarını giderebilmek
için alkol ve madde kullanımı gibi hoş olmayan yöntemler seçebilirler.
Bu kaygı tepkilerinin artık ruhsal rahatsızlık düzeyine gelmiş olanlarını
şöylece sıralayabiliriz: Yabancıların ve farklı toplumsal ortamların doğurduğu
kaygı, aileden ve evden ayrılmayla ortaya çıkan ayrılık kaygısı ve kaygının
kaynağının belirsiz ve yaygın olduğu gelecekten gerçekçi olmayan bir şekilde
endişe duyulduğu, kişisel yeterlilikle ilgili yoğun şüphe olan ve belirgin
gerginlik durumunun yaşandığı aşırı kaygı bozukluğu... Gençteki kaygı,
eğer uygun şekilde tedavi edilmezse süregenleşebilir. Eğer kaygı çok aşırıysa
ortaya panik ve dehşet çıkar.
Gençlerde ruhsal çöküntü veya depresyon
hafif hüzünden gerçekle bağlantının koptuğu psikotik durumlara uzanan bir
çizgi içinde ortaya çıkabilir. Cinsel gelişim (puberte) öncesi depresyon
oğlanlarda daha sıkken, cinsel gelişim sonrası kızlarda daha sık görülmeye
başlar. İntihar davranışı, çocuklukta ve erken gençlikte nadir görülürken,
15 yaşından itibaren özellikle erkekler arasında olmak üzere hızla oran
artar. Gençlerde intihar oranı, son 30 yılda üç katına çıkmıştır. Genç
insanlarda intiharların nedeni, genellikle ilk bakışta romantik bir ilişkide
yaşanan düş kırıklığıdır; ancak dikkatli bir incelemeyle intiharın uzun
süreli güçlüklerin ve yaşanan sıkıntıların birikimi sonucunda gerçekleştiği
görülür.
Yeme bozuklukları ve şizofreni, genellikle
gençlik döneminde başlayan fakat yetişkin döneme de taşan önemli ruhsal
rahatsızlıklardır. Yeme bozukluklarında aşırı kilo kaybı, aşırı yeme ve
kusma,vucut ağırlığı ile ilgili algıda bozukluk dikkati çeker. Şizofreni
ise düşünce, duygu ve davranış alanlarında önemli bozulmalarla seyreden
ciddi bir ruhsal rahatsızlıktır. Davranış bozukluğu belirtileri arasında
saldırganlık, aşırı uygunsuz ve toplumsal normlarla uyuşmayan hareketler,
kişisel bakımda düşme, toplumsal ilişkilerden geri çekilme izlenir.
Özellikle Batılı toplumlarda gençler
arasında görülen en önemli sorunlardan bir diğeri, ilaç, madde ve alkol
kullanımıdır. Batı toplumu, yıllardır belli bir ilaç kültürünün oluştuğu
bir toplumdur. Sorunun kökenleri, nedenleri ve boyutları, ekonomik durumu,
eğitimi ve yaşam koşulları iyi olan gençlerde, yoksul, kötü eğitimli gençlerden
farklıdır. Gençlerde ilaç kullanım miktarı son yıllarda Batılı ülkelerde
azalmaktadır. Ancak yine de A.B.D'de lise öğrencilerinin %20'si son otuz
gün içinde esrar kullandığını bildirmekte, %5'i yaşamlarının bir döneminde
"crack" (bir tür kokain)i denediklerini belirtmekte, ve üçte biri de son
iki hafta içinde beş veya daha fazla kez alkol kullandığını belirtmektedir.
Sorunun boyutları, özellikle ekonomik durumun kötü olduğu, metropolitan
bölgelerdedir. Yurdumuzda en sık izlenen alışkanlıklar ise çeşitli psikotrop
ilaçların ve uçucu maddelerin kötüye kullanımıdır. İlaç ve madde bağımlılığıyla
ilgili çok fazla kaygı duyulmasına karşın asıl kaygılanılması gereken sıklıkta
görülen alışkanlık alkol kullanımıdır. Yine son yıllarda alkol kullanma
sıklığında azalma görülmesine rağmen hala Batılı toplumlarda 14 yaş nüfusunun
yaklaşık %10'unda sorun yaratacak şekilde alkol kullanımı vardır.
Sigara kullanma Batılı toplumlarda
gençler arasında 1976-1977 yıllarında en üst noktaya uaşmıştır. O yıllardan
1989 yılına dek sürekli bir düşüş izlenmiştir. Kullanma sıklığına bakıldığında
A.B.D'de kızlarda %31, erkeklerde ise %27'lik bir oranla karşılaşılmaktadır
ki bu geleneksel oranların tersine döndüğüne işaret etmektedir. Esrar kullanımı
da 1978-1979' da en üst noktaya ulaştıktan sonra (%36), 1989'da %16.7'
ye düşmüştür.
Gençlerin ilaç ve madde kullanımları,
çok farklı nedenlere bağlıdır ve boyut itibarıyla çok değişkenlik gösterir.
Gencin ilacı deneme nedenlerinden birisi, kolay ulaşılabilir olmasıdır.
Gençlerin yeni şeylere olan merakı, kolay tehlikye atılabilmeleri ve risk
alabilmeleri diğer olası nedenlerdir. Diğer önemli nedenler, anababanın
etkisi, arkadaş baskısı ve etkisi, yaşamın zorluklarından kaçma, duygusal
bozukluklar ve toplumsal reddedilmedir.
Gençlik döneminde saldırganlık
Tüm bu özelliklerinden dolayı gençlik,
insanoğlunun şiddete ve saldırganlığa en yatkın dönemlerinden biridir.
İstatistikler, şiddet olaylarının daha çok gençler tarafından gerçekleştirildiğini
ve gençlerin daha çok suça eğilim gösterdiklerini ortaya koymaktadır. Bunun
nedenleri çok çeşitlidir. En başta gelen nedenler arasında bu dönemde saldırgan
dürtülerde artma olması gelir. Tepkilerin sözden çok eylemler ve davranışlarla
gösterilmesi; hormonal ve biyolojik değişiklikler; fiziksel güç ve enerjideki
artış, bu durumun diğer nedenleri arasında sayılabilir. Gençler tarafından
yapılan kanuna aykırı işlerin başında hırsızlık, çevreyi ve eşyaları tahrip
etme, tecavüz, saldırı ve cinayet gelmektedir. Bu tür suçları işleyen gençlerin
sayısında başta A.B.D olmak üzere çeşitli Batılı ülkelerde yıldan yıla
artış görülmektedir. Cinsiyetler arasında bu tür suçlara eğilim açsından
bir farklılık görülmektedir. Erkeklerde bu tür eylemlere karışma daha sıktır;
fakat giderek erkek/kadın oranı azalmaktadır.
Yakın zamanlarda yapılan araştırmalar,
genel olarak suça yönelik davranışların başlamasında ve sürdürülmesinde
akranların ve arkadaş grubunun önemini ortaya koymuştur. Yakın zamanlarda
yapılan uzunlamasına bir çalışmada, üç yıllık bir süre içinde suça eğilimli
arkadaş grubu olan gençlerde böyle bir arkadaş grubu olmayanlara göre daha
fazla oranda bu tür davranış görüldüğü saptanmıştır. Özellikle sosyoekonomik
açıdan az gelişmiş kent kesimlerinde yaygın olan gençlik çeteleriyle ilgili
yapılan araştırmalarda, bunların suça eğilimi arttırmakla birlikte, eğer
iyi organize olmuş, şiddet eğilimi az olan bir grup ise gencin kişisel
değer, akranlar tarafından kabul edilme ve kendini koruma gibi doğal eğilimlerini
doyurmaya yardım edebileceği ortaya konmuştur. Genellikle suça eğilimli
gençlerin zeka düzeyleri, diğer gençlerden daha düşüktür. Kişisel etkenler
de saldırganlık ve şiddet eylemlerinin de içinde yeraldığı suça yönelik
tutumları etkilerler. Erken okul yıllarından itibaren bu tür gençlerin
zor uyum sağlayan, az arkadaşlık kuran, hesapsız, dürtüsel davranışlar
gösteren ve otoriteye karşı çıkan çocuklar oldukları araştırmalarla gösterilmiştir.
Gençlerde suça ve şiddete eğilimin
en iyi öngörücüsü anababa ile olan ilişkinin şeklidir. Çocuklukta ihmal
edilen, aşırı katı veya dengesiz, daha çok da fiziksel cezalandırmaya,
dayağa dayanan bir disiplin uygulanan çocuklarda gençlik döneminde bu tip
davranışlar daha sık izlenmektedir. Anababa çocuk ilşkisinde karşılıklı
düşmanlık, aile kaynaşmasının yokluğu, anababanın çocuğu reddi, ilgisizliği
bu tür gençlerin ailelerinde sık rastlanan durumlardır.
Alt-gelir gruplarında yer alan gençlerin
suça eğilimlerinde ruhsal sorunlardan çok toplumsal ve kültürel etkenlerin
daha fazla rol oynadığı düşünülmektedir.
Gençlik döneminde politik eylemler
ve şiddet
İnsan, gençlik döneminde düşünce
yapısı olarak büyük dönüşümler yaşar. Gençlik dönemine girilmesiyle birlikte
düşünce işleyişi somuttan soyuta doğru kayar; insanlığın durumu, moral
ve etik değerler ve din konuları kökten ve yeni baştan ele alınır. Zekanın
en işlek olduğu dönem olan 18-24 yaş arasında gençler, herşeyi sorgularlar.
Kendileri, dünya, varoluşun nedenleri gibi konularda enine boyuna düşünmeye
başlarlar. Genç insan, sadece görünen gerçekliğe bağlı değildir. Olabilecek
alternatifler üzerine düşünebilir. Bu dünyanın nasıl başka türlü olabileceğini
de kapsayan bir sorgulamayı getirir bu. Olumsuzlama bu dönemin en tipik
özelliklerindendir ve politik seçimlerde dahil olmak üzere yaşamın tüm
alanlarını kapsar. Anababanın sahip olduğu tüm değerler olumsuzlanabilir.
Genç ailesinden kopmaya ve bireyselleşmeye başladıkça "ben kimim?" ve "nereden
gelip, nereye gidiyorum?" soruları sorulmaya başlanır. Genç, kuralları
incelemeye, bu kuralların ardında yatan ilkeleri tartışmaya başlar. Soyut
ve kurgusal bazen de pratikle pek doğrudan ilişkisi olmayan bu düşünme
tarzıyla genç insan, ahlaki, dini ve politik alanlarda varolan sistemi
yetersiz bulabilir ve bu nedenle köktenci karşı çıkışlara yönelebilir.
Çok ortada ve ayan beyan olan yanlışlıkları gördükleri halde düzeltmedikleri
için erişkinleri ikiyüzlülükle suçlayabilir. Yaş ilerledikçe kafasında
kurduğu ideal dünya ile gerçek dünya arasındaki fark ortaya çıktıkça hayal
kırıklıkları yaşayabilir.
Gençlik döneminde ailenin dışındaki
dünya ve arkadaş grupları daha birincil bir konuma geçer. Genç insan, kendisini
akranlarının gözüyle değerlendirir; arkadaş grubunun normlarından sapma
kendine güvenini azaltan ve istenmedik bir şey olur. Birçok insan için
gençlik dönemi ahlaki gelişmenin ve değerlerin şekillendiği bir dönemdir
aynı zamanda. Soyut düşünce döneminde artık sadece ailenin değil, geniş
ölçüde toplumun ve insanlığın çıkarları da devreye girer.
Gençlik döneminin bir diğer özelliği
de gençlerin kolaylıkla tehlikeli ve riskli davranışlar sergileyebilmesidir.
Bunun için zaten toplumu savunmak hep onlara kalmıştır; toplumun vurucu
gücü gençler olmuş, onlar öne çıkmıştır. Benzer şekilde ideolojik, ulusal
mücadelelerde, spor karşılaşmalarında gençleri görürüz hep. Fiziksel bedensel
gücün zirveye ulaştığı yaşlardır gençlik yılları. İstatistiklere göre gençlerin
ölüm nedenleri arasında kazalar özellikle de motorlu taşıt kazaları birinci
sırada yer almaktadır. Bu durumun kolay risk alıcı davranışlara girme eğilimi
ile ilişkisi olduğu sanılmaktadır. Gençlerin kolay tehlikeye atılmaları
yetersizlik duygularını örtmeye yönelik aşırı tepkiler, gruba benzeme ve
uyma, kendisini çok güçlü, zedelenemez ve ölümsüz görme gibi nedenlerle
açıklanmaktadır.
Gençlik döneminin bu özelliklerini
alt alta sıraladığımızda tablo daha netleşiyor; gençlerin kurulu düzene
olan sorgulayıcı tavırları, köktenci ve ödün vermez düşünce biçimleri,
arkadaşlığa verdikleri önemleri, enerji dolu olmaları ve kolay tehlikeye
atılabilmeleri neden siyasi mücadelelerde ön saflarda yer aldıklarını açıklıyor.
Hele de böyle bir mücadele norm haline geldiğinde yani diğer gençler de
aynı şeyi yaptıklarında arkadaş grubunun kuralları genç için önem kazandığından
ailenin tutumu ne olursa olsun genç, politik grupların içinde yer alabiliyor.
Gencin içinde yer aldığı politik grubu seçimi, bireysel özellikleri de
hesaba katan ayrı bir tartışmayı gerektiriyor.
80 sonrası gençlerin siyasi katılımları,
en azından görünürde de olsa azaldı. Bir kere genelde tüm toplum için siyasi
mücadele daha az önemli hale geldi. Politikacılar özelinde tüm bir politika,
olumsuzlandı, onların "uğruna mücadele vermeye değmeyecek insanlar olduğu"
vurgulandı. İnsanların kendilerini tanımlamasında politik kimlik daha ikincil
oldu. Bu gençleri de etkiledi ister istemez. 80 öncesinde hemen tüm gençler
için siyasi tercih, kişisel kimliklerinin en önde yer alan bir bileşeni
idi. Neredeyse bazı gençlerin bu alan dışında uğraşıları kalmamıştı: okul,
eğitim, meslek, arkadaşlık ilişkileri, karşı cinsle ilişkiler, hobiler,
özel zevkler, sanat ve güncel politika dışındaki düşünsel etkinlikler hep
ikinci planda kaldı. Dolayısıyla gençlik döneminin diğer özellikleriyle
birleştiğinde 80 öncesi yıllar, gençlerin "siyasi şiddet"e yönelmeleri
için çok elverişli bir vasat oluşturdu.
Şüphesiz gençlik dönemininde hız kazanan
siyasi ilgi ve etkinlikler, gençlerin sağlıklı bir gelişim gösterebilmesi
için olduğu kadar dünyamızın yenilenmesi ve değişimi için de gereklidir.
Üstelik bu tür ilgi ve etkinlikler, barışçı bir mecrada sürdürüldüğünde,
gençlik dönemindeki şiddete yönelmenin de gerçek panzehiridirler. Ancak
sağlıklı bir kişisel gelişim için gencin politik alanların dışındaki tüm
diğer alanlarda da belli bir varlık gösterebilmesi, olgunlaşması, seçimler
yapması gereklidir. Ülkemizin gençleri 1980'lerden yakın zamanlara gelene
kadar politik alanının önceki kıyıcı ve bıktırıcı hegomonyasından kurtulmanın
verdiği rahatlıkla hareket etmişlerdir. Artık enerjiler oralara akıtıldığından
sanatta, ticarette, ekonomide gençlerin etkisi daha fazla hissedilmiş,
Yuppiler her yerde boy göstermişlerdir. Politik olmak, belli bir siyasi
gruptan yana tavır almak, bir norm olmaktan çıkmış, gençler hem kendi seçimlerini
daha rahat belirleyebilmişler hem de seçenekleri daha fazlalaşmıştır. Ne
var ki bu olumlu atmosferin ülke geneli için geçerli olduğunu söyleyebilmeye
imkan yoktur. Tam tersine bir yandan depolitizasyon süreci işlerken diğer
yandan toplumun bıçak sırtında duran dengeleri alt-üst olmuş, toplumun
ve dolayısıyla gençlerin çok büyük kesimi için yoksullaşma, göç, ani kültürel
değişim, teknomedyatik dünyadan gelen uyaran bombardımanı gündeme gelmiştir.
Kaosa gidiş, gençlerin büyük bölümünün yaşam karşısındaki seçim yapma,
sağlıklı bir bireysel kimlik oluşturabilme fırsatlarını ortadan kaldırmış,
öfkelerini biriktirmiştir. Ortaya çıkan tablo, 1990-1996 arasındaki dönemin
karakteristiklerini belirlemiş; özellikle daha tutucu bir ahlaki gelişim
düzeyinde olan lise gençliğinin özellikle umutsuz ve lumpen kesimlerinin
amaçsız ve sudan gerekçelerle birbirlerine kıyasıya saldırılarını ve çete
cinayetlerini gündeme getirmiştir.
1996'dan sonra yeniden gençliğin siyasallaşması
gündemdedir. Siyasallaşma ve barışçı bir siyasi mücadele ortamı olmadığından
"siyasi şiddet"e yönelme eğilimi, yüksek okullardan liselere doğru hızla
yayılmaktadır.
Biz, hepimiz, gençlerimizin neden
şiddete başvurdukları olgusu üzerinde yeterince kafa yormazsak ve uygun
tedbirler almazsak toplumumuzun yeni genç boğazlaşmalarına sahne olmasını
istemesek bile en azından seyirci konumunu benimsediğimizi itiraf etmek,
bu suçun sorumluluklarına hazır olmak durumundayız.
|